Özel hayatta hoşgörülü, ülke hayatında korkulu…

Bekir Ağırdır


Kimlik ve değerler üzerinden yürüyen siyasetin hegemonyasından bir türlü çıkamayan Türkiye’de toplumsal yapıda son yıllarda yaşanan keskin dönüşüm dikkat çekici. Araştırma şirketi KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a göre Türkiye’nin önünde kalkınma, demokratikleşme, küreselleşme ve toplumsal dönüşüm olmak üzere dört önemli süreç bulunuyor ve mevcut siyasi model bu sürecin ihtiyaçlarına çözüm üretmiyor. Ağırdır, çözüm için üretilecek yeni modelin ortak değerler aramak yerine ortak kurallar aramak üzerine inşa edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Türkiye’nin modernleşme macerasında 21’inci yüzyılda modernlik, muhafazakârlık gibi kavramlarla hesaplaşmamız hâlâ sürüyor. Tanımlarda uzlaşmaktan da uzağız. Öncelikle bu kesimlerin ağırlık tablosunu özetleyebilir misiniz?

Siyasi anlamda değil, hayat tarzları üzerinden baktığımızda, aşağı yukarı üçte birimiz modern, üçte ikimiz muhafazakâr. Ama sorun hayat tarzından değil, o hayat tarzlarına yüklenen siyasi anlamdan çıkıyor. Çünkü Türkiye’nin cumhuriyet projesi, özü itibarıyla bütün kimlikleri yok sayarak, temel olarak devlete karşı ödevleri tarif edilen tek tip vatandaşlığa dayanıyor. Cumhuriyetin iki hedefi var: Kalkınma ve toplumsal dönüşüm. Bunlar hâlâ 2013 Türkiye’si için de geçerli. Sorun hedefin bu olmasında değil bu hedefe varmak için seçilen araçlarda. Çünkü her iki hedef için de lokomotif görev devlette. Böyle başlamışız ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünyada temsili demokrasi yerine katılımcı demokrasi, 1960’lardan sonra insan hakları hayatımıza giriyor. Küreselleşmeyle başka bir dünya gelişmeye başlıyor. Bir yandan kalkınırken, adil gelir dağılımını ve adaleti doğru sağlamak, çevreye duyarlı bir ekonomi olmak gibi bir içerik var. Biz 2013 Türkiyesi’nde bile hâlâ kaba kalkınmacıyız. Bir büyüme fetişizmi var. Bütün politikacılarda ne gelir dağılımı, ne çevre duyarlılığı, ne sürdürülebilirlik öncelikli. Yolumuz kaç kilometre daha arttı diye bakıyoruz ama o yolun kalitesini konuşmuyoruz. Toplumsal dönüşüm tarafındaysa demokratikleşmek boyutu eklenmiş. Türkiye’nin önünde kalkınma, demokratikleşme, küreselleşme ve toplumsal dönüşüm olmak üzere dört tane süreç var. Ve cumhuriyetin modeli buna cevap üretmiyor.

Peki bugünkü siyaset üretiyor mu?

Bugünkü siyasetler de üretememiş. 1960’tan sonra bütün dünya bu değişimi yaşarken biz bu modeli reforme edememişiz. Edemedikçe her şey cumhuriyetle hesaplaşmak veya cumhuriyetin değerlerini korumak gibi bir gerilim seviyesinde kalmış. O gerilimi aşamadığımız için ekonominin ve kalkınmanın kalitesini, niteliğini, sürdürebilirliğini veya toplumun demokratikliğini konuşamıyoruz. Hep eski tartışmada, 40 yıl öncede kaldı Türkiye. O nedenle, ne yaparsanız yapın, Türkiye el freni sonuna kadar çekilmiş bir araba gibi. O gerilimi aşmak gerekiyor. Türkiye’de siyasetin toplumsal ve siyasal sorunlara çözüm bulma kapasitesi son derece düşük. Ekonomik sorunlara çözüm üretmiş evet, ekonomik verilere bakarsan ne kadar büyüdüğümüz meydanda. Ama ne zaman ki  siyasal sorunlar ekonomik sorunların üstüne çıkmaya başlamış, Türkiye gerilim yaşamış. Her darbenin de öncesi aşağı yukarı buna benzer. Şimdi de böyle bir hengame yaşanıyor. Bu kez tabii darbelerden farklı olarak toplum kendisi bu meseleyi hallederek yürüyor.

Nasıl hallediyor?

Göç yeni bir toplumsal hayat oluşturuyor. Göçle bu insanlar birbirlerinden farklı olmadıklarını, birbirlerinin bu toplumun bekasına zarar peşinde olan insanlar olmadıklarını görüyorlar. Siyasette onun getirdiği gerilim olsa bile bir yandan da bir çözüm süreci ve sakinleşme de var. Modernlerle muhafazakârlar yüz yüze geldi ve beraber yaşamaya başladı; problemi birazcık aşıyoruz. Benim şöyle bir mesafe tezim var: Göçle beraber aynı şehirlere, yani sosyal ilişki mesafesine geliyoruz. O yaklaşma, birbiriyle karşılaşma anında eğer siyaset ve medya, gelenlerin düşmanlar değil de bizim gibi insanlar olduğunu söylerse karşılayanlar daha sakin karşılıyor. Ama siyaset ve medya gelmekte olanların ya da geldiğimiz yerde yerleşik olanların bize düşman ve “öteki” olduklarını söylüyorsa o zaman silahları kuşanıyoruz. Benim “selam mesafesi” dediğim, aynı mahallede, aynı fabrikada, aynı işyerinde, aynı okullarda bir arada olmaya başlayınca fark ediyoruz ki “öteki” dediğimiz aslında bizden farklı değil, onun da bizim kadar umutları, talepleri var ve o illa benim zararıma olan bir şey istemiyor. İnsanlar bu durumda şöyle bir çözüm üretti: Bireysel hayatıyla sosyal hayatı ayırdı. Kendi özel hayatını ülke hayatından ayrıymış gibi yaşıyor. İnsanlar ailesine gelin-damat alırken, komşu olurken, aynı sitelerde yaşarken veya işyerinde, okulda yan yana çalışıp okumaya başlarlarken, “O Kürt ama onlar gibi değil, iyi bir adam” diyor. Ya da “O içki içer ama dine saygılı” diyor. Ama iş ülke hayatına dönünce “Tehlikeli bir şey var galiba” diyor ve ezberlerinden kurtulamıyor. Kendi özel hayatında daha hoşgörülü, daha talepkâr, daha umutlu ama ülke hayatına gelince daha düşmancıl, daha korkulu, bütün Kürtlerden, Alevilerden, dindarlardan, modernlerden korkan bir yapıya döndü. Dolayısıyla toplum gerilimin çatışmaya dönmemesini sağlayan böyle bir ikili yapı üretti. En azından şimdiye kadar korkulduğu gibi çatışmacı bir ortama hiç dönmedi.

Türkiye’de bireyselliğin son derece düşük olduğuna dikkat çekiyorsunuz. Türk toplumunun hangi dinamikleri Batılı manada bireyselleşme oranını düşürüyor?

Bireyselleşmeden kastımız, ekonomik, fikri, sosyolojik olarak ailesinden, bulunduğu cemaatten öteye geçerek kendini gerçekleştirmek seviyesine gelmiş, özgürleşmiş, eğitimli insanlar. Sanayi toplumu sosyolojisi insanlar kentlileşecek, feodal tarım toplumundan ve geniş aileden kurtulacak, sanayiye işçi veya ofislerde beyaz yakalı çalışan olacak, bireysel özgürlükleri içselleştirmeye başlayacak diyor. Türkiye’de böyle bireyselleşmiş diyebileceğimiz insan kitlesi toplumun beşte biri. Beşte dört bu bireyselleşmenin tersinde bir pozisyon alıyor ve bunu bilinçli yapıyor. Eskisi gibi geniş aileler kalmadı, haneler ve hanelerdeki insan sayısı küçülüyor ama ilişki ve iletişim üzerinden baktığınızda geniş aile var. Buna “duygusal geniş aile” diyoruz. Bayramlarda insanların yüzde 80’i Batılı ülkelerde olduğu gibi deniz kenarına tatile değil, aile toprağına gidiyor. Yani aile ilişkisi çok canlı biçimde ve eskisinden daha yoğun biçimde sürüyor, sadece biçim değiştirdi. Yeni kent tanımından dolayı mekansal olarak insanlar yan yana değil ama insanların kendi içindeki dayanışması müthiş. Bu belki de insanların ya da toplumun yeni problemleriyle baş etmek için kendi ürettiği çözümlerden bir tanesi. Ve benim tezim şu ki; bu, kalıcı olacak artık. çocukların yüzde 80’i gelecek hayalini ailesinin değerleri üzerinden düşünüyor.

Ve ailenin de daha iyi bir hayata ulaşma arzusu da çocuklar üzerinden tezahür ediyor.

İkinci boyutu da bu. Ailelerin daha iyi bir hayata ulaşma arzusu kendi emeği veya kendi becerisi üzerinden değil, çocuğu üzerinden. Bu ülkede üniversite mezunu yüzde 11, lise mezunu da yüzde 27. Ortalama eğitim 7,8 yıl. Hâlâ sekiz yıllık temel eğitimi bitirememiş bir toplum.  Meslek sahipliği oranı yüzde 10-15. Hukuka güvenmiyoruz, diğerlerine güvenmiyoruz, ötekileştirme ve hoşgörü düşüklüğü içindeyiz. Herkes bütün bu olumsuz tabloya rağmen sokağa çıkıyor ve daha iyi bir hayat için uğraşıyor. Sosyal yardımlaşma, yoksullarla paylaşma gibi sosyal devlet uygulamaları eksik olunca, insanlar çocuğu okur ve geleneklerine bağlı, ataya saygılı biri olursa ve aileyle bu ilişkiyi sürdürürse aileyi de daha iyi bir yere doğru taşır diye umuyor. Bu toplumun böyle bir dayanışma mekanizması var ve bu kötü bir şey değil. Dolayısıyla buradan bakınca, Kur’an kursu talebi dinden çok, ahlaki referansları öğrensin talebidir. Çünkü çocuk okumaya gittiğinde bir anda bireyselleşmiş ya da kendi ailesini hakir gören bir çocuk olacağına ahlaki referanslara, ailesine ve geleneklerine bağlı bir çocuk olsun ki beni de yadsımasın umuduyla Kur’an kursuna gönderiyor.

Araştırmadaki toplumun üçte ikisinin ülke hayatı için en büyük korkusunun geleneklerden kopmak olarak belirmesi de bunun sonucu gibi görünüyor.

Evet, bu söylediğimi teyit eden en önemli bulgu o.

Çocuğunun hayatı üzerinden geleceğini toparlama bakışı bugünün ekonomik hayatına nasıl tezahür ediyor?

Toplumun yüzde 50’si ekonomik olarak çok ciddi dayanışma içinde. Bu toplumun yaşadığı bütün bu karmaşaya rağmen bence çok önemli meziyetlerinden birisi. Bunca alt üst oluşu bu toplum kavgayla değil de böyle bir biçimde aşıyorsa bu önemli. 1969, küreselleşme, demokratikleşme gibi birçok faktörden dolayı dünyanın sanayi toplumundan bilgi toplumuna doğru dönmeye başladığı bir sürecin başlangıcı. 1969-1980 arasında 11 yılda Türkiye’deki hükümetlerin ortalama ömrü 10,5 ay. 1983-2002 arasındaki 20 senedeyse 1 yıl 4 ay; aradaki üç yıl da  darbe dönemi. Dünyanın yeniden kurulmayı yaşadığı 40 yıl boyunca Türkiye siyaseten vizyonsuz ve yönetilemeyen bir ülke. Buna toplumun tepkisi köylerinde kalıp hayata razı olmak olabilirdi ama görüyoruz ki toplum bambaşka bir şey üretmiş. Tabii ki kaotik üretmiş çünkü bu değişime uygun yönetim olmayınca da işte böyle kentler, böyle kalite, böyle mimari oluyor. Bugün konuştuğumuz problemlerin önemli bir kısmı bu 40 yılın siyaseten yönetilemeden, kendiliğinden gelişmiş olmasının sonucu.

Bu nasıl aşılacak peki?

Bugün bu toplumun dinamizmini sağlayan şey insanların bu değişim talebi. O yüzden bu topluma kaderci diyenler çok yanılıyor. Bir ülkenin yarısı 30 yılda bulunduğu yerden çıkıp başka bir kente göç eder de hâlâ bu topluma kaderci denebilir mi? Bu insanların değişim talebinin ne kadar güçlü olduğunun göstergesi ama hâlâ bizim siyaset dünyamız bunun farkında değil. Bugün siyaseten bu kadar muhafazakârlık tartışmalarının yapılıyor olmasının sebebi de o. Toplumun önünde böyle bir önderlik olmadığı için toplum bir yandan bu değişimi yaşamak istiyor, kendi hayatında bu değişimi bizzat görmek ve o değişimin nimetlerinden yararlanmak istiyor. Daha iyi bir hayata, daha iyi refaha, daha iyi okullara, hastanelere ulaşmak çabasında. Toplum kendi değişim talebine emniyet subabı arıyor. Yaşanan siyasi gerilimlere güvenemediği için suya atlarken, kendini bir ağaca ipiyle bağlayıp atlıyor. Bugün toplum muhafazakarlaşıyor mu tartışmalarının kökeninde aslında bu var. O bağladığı ağaç eğer hukuk, ortak değerler değilse, ya gelenekleri ya dini oluyor. Sen bunun yerine hukuku koyamamışsın, toplumsal yapıları koyamamışsın, yönetim düzenini sistemini koyamamışsın ve dönüp topluma kızıyorsun. Buna hakkımız yok ki.

Gündelik hayatın somut taleplerine odaklanmak siyaset için pratik bir çıkış yolu gibi görünüyor bu durumda?

Türkiye’deki siyasetin en büyük problemi, tüm partilerin bütün bu gerilimleri çözme iddiasında bir model üretmek yerine hep gerilimlerde pozisyon alması. Dünyadaki ve  Türkiye’deki değişimin iki boyutunu göremediler. Türkiye’de yaşanan bu gerilim ve problemlerin sadece Türkiye’ye özgü olduğunu sanıyorlar. Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken bütün dünyada hayat değişti. Bütün dünya bunun sancısını yaşıyor. Ne Kürt meselesi, ne laiklik tartışmaları, ne Alevi meselesi, ne kadın meselesi sadece Türklere özel problemler. Bunu yaşatan dinamiklerin bütün ülkelerde farklı sonuçları var.  Ama bizim siyasetimiz bunu dışarıdan ithal edilmiş sorun sandığı için küreselleşmeye veya demokratikleşmeye karşı pozisyon alıyor ve bunun içinden yeni bir anlam dünyası da üretemiyor. O zaman içine kapanmak, daha ulusalcı veya milliyetçi olmak, daha korkmak gibi başka şeyler üretti. İkincisi, bilgiyle beslenemedikleri için bu yeni hayatın yeni bilgisinden yararlanma yollarını da bulamıyorlar. Bizim siyasetçiler nanoteknolojiyle siyaset arasında bir bağlantı nasıl olabilir farkında değiller. Dolayısıyla yeni bilimden beslenme imkânları yok. Bilişimin zihniyet dünyamızı ne kadar değiştirdiğinin, sağlık ve gündelik hayatımızda neyi değiştirdiğinin farkında değiller. O zaman eski pozisyonlarından gerilim üretiyorlar. Gündelik hayatın çok basit, sade ihtiyaç ve talepleri siyasetin konusu olmaktan çıktı. Bu ülkede Türkçe bilmeyen iki milyon Kürt var. İSKİ abone merkezi, bazı mahallelerdeki şubelerinde birer tane Kürtçe bilen memur oturtsaydı hiç kavga konusu olmadan hallederdik meseleyi. Veya türbanla 20 sene kaç tane kızımızın ve ailelerinin hayatını mahvettik. Bugün yeniden bir sakinleşmeye ihtiyacımız var. Yeniden gündelik hayatın ihtiyaçlarını, sade meseleleri konuşalım ve çözerek yürüyelim. Yeni bir hayat kuracaksak -ki bu kaçınılmaz- Türkiye bu gerilimleri artık taşıyamaz noktaya  geldi.

Türkiye’deki aile yapısındaki bu tablonun kalıcı olacağını düşünüyorum dediniz. Bir taraftan Batı’nın gelişimi içinde bireyselleşmenin çok farklı perspektifler getirdiğini de biliyoruz. Bireyselleşememenin olumsuz yansımaları olur mu Türk toplumuna.

Evet, sanayi toplumu sosyolojisiyle bakınca bu sıkıntılı gibi görünüyor. Ama bizim kendi modelimizi üretmemiz lazım. İnsanları ya da toplumları daha iyi bir hayata doğru taşımanın kritik eşiği yaratma ve düşünme özgürlüğü. Eğer bunu sağlarsak, bireyler aileyle mi yaşıyor, cemaatlere mi bağlı, çok mu hemşehrici davranıyor önemi yok. Üreteceğimiz yeni model, ortak değerler aramak yerine ortak kurallar aramak üzerine olmalı. Hepimiz kendi evimizde nasıl istiyorsak öyle yaşayalım. Ama sokağa çıktığımız an hangi anadilde, hangi cinsel eğilimde olursak olalım, ortak kuralları oluşturabilirsek önemli bir eşiği aşarız. İki kritik nokta var. Birincisi, 10 bin yıllık insanlık tarihinin insan hakları gibi birtakım evrensel değerleri var. Birbirimizin kılık kıyafetinden, hangi dilde konuşacağımızdan dayatmak yerine ortak kuralları evrensel insan haklarına göre belirlemek gerekiyor. İkinci kritik noktaysa, yaratma ve düşünme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmayı becerirsek gerçekten bunu aşarız. Geleneklerin veya aile yapısının bile bunların önünde engel olmamasını sağlayabilmek gerekir. Şimdi herkes anayasada vatandaşlık kavramını tartışıyor. Anayasaya düşünme ve yaratma özgürlüğünü koyalım. Çünkü bu topraklarda bir yandan da toplumsal yapının handikapları da var. Kadın meselesi bunlardan birisi. Toplumsal dönüşümün önünde en büyük zihni kelepçe kadın meselesi. Kendi gündelik hayatımızda hangi gelenekler, kurallar ya da tercihlerle yaşadığımızdan  ayrı olarak, bağımsız ve özgürce düşünebilen insanların, cemaatlerin, kurumların üreteceği yeni hayat bize her zaman daha yararlı şeyler üretecek.

 

Bu röportaj Optimist dergisinin Mart 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Newsroom: İdeal gazeteciliğin dizisi

Yakın zamanda Sosyal Ağ adlı filmle büyük başarı yakalayan Oscarlı senarist Aoron Sorkin, şimdi de yeni dizisi “The Newsroom” ile medya ve habercilik dünyasını konu alıyor. ABD’de yayına giren dizinin her bölümünde gerçek bir olay ele alınıyor. Jeff Daniels’ın canlandırdığı Will McAvoy adlı sivri dilli bir sunucunun ve layıkıyla gazetecilik yapan ekibinin etrafında geçen dizi verdiği ders gibi mesajlarla dünya basınında yankı bulmayı başardı. Zira senarist Sorkin’in hedefi, olması gereken gazeteciliği anlatmak ve ana akım medyada yapılan haberciliğin problemli yanlarını gözler önüne sermek.

Almanya’nın en büyük haber dergisi Der Spiegel dizinin konseptini okurlarına şöyle duyuruyordu: “Ana haber bülteni Newsnight’ın sunucusu Will McAvoy, her zaman yeterince mesafeli bir duruşa sahip, hep en sıcak ve özel haberin, skandalın içindeki skandalın peşinde bir isim. Arkasında ise dünyanın en iyi haber ekibi bulunuyor, hırslı gazeteciler, hepsinin yüksek değer ve etik yargıları var. Her daim tempolu ve sert bir haber süreci. Tam bir masal gibi…”

İsviçre’de yayımlanan Basler Zeitung ise diziyi şöyle tarif ediyordu: “Yeni dizi Newsroom, ekonomik krizin tehdit edici biçimde etkilediği medya ve gazeteciliği konu alıyor. İyi gazeteciliğin nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Bazen fazla abartılı ve gerçeklerden fazla uzak bir kurgu olmasına rağmen yine de buna gazeteciliğe dair bir methiye diyebiliriz”

Belçika’nın en yüksek tirajlı Het Laatste Nieuws gazetesi ise Sorkin’in “Bugün bizlere nelerin, ne şekilde haber olarak sunulduğuna baktığımızda, bunun bir haber programından ziyade bir eğlence programı olduğunu görüyoruz, bu da hiç iyi değil” cümlesini sayfalarına taşıyordu. Gazeteye göre dizinin sırrı, gerçek olaylar etrafında örülen ve “Bunlar nasıl haberleştirilebilirdi?” sorusuna yanıt veren hikâyelerden oluşması: “Dizinin gördüğü ilgi aynı zamanda araştırmacı gazetecilerin ve medyanın halen dördüncü erk olarak görevini yerine getirdiği Watergate dönemine duyulan nostaljik özlemi de gün yüzüne çıkarmış oluyor. Sorkin Newsroom’un olması gerektiği gibi bir gazeteciliğe ilan-ı aşk olduğunu söylüyor.”

Kablolu kanallardan yayımlanan ve sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip bu ilk dizisinde yeniden ekranlara dönen Aaron Sorkin, Fransa’dan Telerama’nın internet sitesinde şu sözlerle anılıyordu: “Sorkin’de en çok sevdiğimiz şeyler, iktidar tutkusunu ve kulislerde yaşananları aktarış biçimi, diyalogların sivriliği, hikâyenin kurgusundaki zekâ, göze çarpan karakterler.”

TRT Türk-Dünyadan Haberdar-21 Temmuz 2012

Futbola şahin gözü

“Top kaleyi geçti mi, geçmedi mi?” Artık bu tartışmanın sonu geliyor. Uluslararası Futbol Birliği Kurulu FIBA futbol kamuoyunda uzun zamandır tartışılan kale çizgisi teknolojisini hayata geçirme kararı aldı. Yeni teknoloji Aralık ayında oynanacak Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda ilk kez uygulanacak. Uygulama 2013 Konfederasyon Kupası ve Brezilya’da yapılacak olan 2014 Dünya Kupası’nda da devam edecek. Kararın alınmasında Euro 2012 grup karşılaşmalarında oynanan Ukrayna-İngiltere maçında, Ukraynalı Deviç’in vuruşunda top çizgiyi geçtiği halde hakemin gol kararı vermemesi etkili oldu. Ancak dünya basınında karar tartışmalara yol açtı. En şiddetli tartışmaysa futbola teknolojinin bu derece hakim olması konusunda yaşanıyor.

2013 Konfederasyon Kupası ve 2014 Dünya Futbol Şampiyonası’nda statların bu teknolojiyle donatılmasının maliyetini FIFA karşılayacak. Bir stat için maliyet ise 200 bin dolar. Kararı, Fransız spor dergisi L’Equipe, “Futbolda ufak bir devrim hazırlığı yapılıyor” sözleriyle duyuruyordu. Meksika’nın en çok satan gazetelerinden El Universal de kararı olumlu bulanlar arasındaydı: “Futbol muhafazakârları, kararları insanın kusurlu gözüne bırakarak Ortaçağ’da yaşamaya devam etmek istiyorlardı. Sonunda boyun eğdiler ve yeni bir çağ başlıyor. En azından, bir maçta hakemin en önemli kararı olan golle ilgili yeni bir dönem başlaıyor.”

Şimdilik her ülkenin federasyonu kale çizgisi teknolojisini uygulamaya koyma kararında serbest. İsviçre’den Neue Zürcher Zeitung, farklı farklı uygulamaların futbolun ruhunu zedeleyebileceği eleştirilerini yansıtıyordu: “Bu durumdan ötürü futbolun tüm dünyada eşit ve aynı şartlar altında oynanması kaidesinin bozulacağı eleştirileri yapılıyor. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu tür bir yatırıma nasıl ve nereden para bulunacağı tartışılıyor.”

Almanya’nın en çok okunan ikinci gazetesi olan Süddeutsche Zeitung, yeni teknolojinin gol kararını sadece hakeme bildirmesine ve seyircilerle paylaşılmamasına sert tepki gösteriyordu: “Pahalı teknolojik sistemler uygulamaya konulmasına rağmen halen seyirciye tamamen net ve şeffaf kararlar sunulmayacak. Sistemin bildirdiklerini dikkate alıp almama serbestliği yine hakeme kaldı. Bu durumda yine bir şey değişmeyecek. Hakemin kararı TV görüntüleriyle örtüşmediğinde, teknolojiye rağmen yine aynı eski şiddetli tartışmalar kopacak.”

İtalya’nın en yüksek tirajlı ikinci gazetesi La Repubblica ise konuya medya-futbol ilişkisi açısından bakıyordu: “Şöyle bir risk de var: Televizyon bu şekilde, tıpkı soyunma odalarını ele geçirdiği gibi şimdi de sahaları ele geçirip hakemin elinden gücünü alarak futbolun daha çok patronu olmak için elinden geleni yapacaktır.”

Görsel: football365.com

Not: TRT Türk-Dünyadan Haberdar-14 Temmuz 2012

Dünya basınında Suriye öngörüleri

Suriye’de 15 bin kişinin ölümüne neden olan zulüm bitmek bilmiyor. Ülkede her gün kan akmaya devam ederken BM ve Arap Birliği özel temsilcisi Kofi Annan’ın planı ise rafa kalkmak üzere. Rusya ve Çin’in, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yanlısı tavırları nedeniyle uluslararası bir işbirliği sergilenemeyen krizde bundan sonrasına dair senaryolarsa muhtelif! Dünya basınında yorumcuların en çok üzerinde durduğu beklentiyse Rusya’nın tavrındaki muhtemel değişiklik. Soruna derman olamayan Annan ise eleştiri oklarının hedefinde…

İtalya’nın en yüksek tirajlı gazetesi Corrierre Della Sera, Batı’nın Suriyeli isyancılara şimdilik sadece silah temin etmekle yetindiğini ve kimsenin Libya usulü bir müdahale düşünmediğini belirtiyordu: “Askeri bir faaliyet beklenmedik senaryolar doğurabilir ve pahalıya patlayabilir. Aralarında aşırı dincilerin de olduğu isyancılara karşı bir güvensizlik de var. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın dediği gibi: Eğer arkasından ne geleceğinden emin değilsen uzak dur. İşte Suriye de bu kategoriye giriyor.”

İsrail’in Jerusalem Post gazetesi ise uğradığı başarısızlık nedeniyle Annan’ı şiddetle eleştiriyordu: “Annan tüm girişimleri ve yapıcı diyaloglarla ateşkese dair palavralarıyla hüsran yarattı ve sorumluluklarını yerine getirmediği için Esad’ın suç ortağı haline geldi. Bu tür misyonlar için hiçbir şekilde uygun kişi olmadığını da kanıtlamış oldu.”

Fransa’nın liberal sol eğilimli Le Monde gazetesi ise, “Suriye’deki Baas ve İslam” kitabının yazarı Thomas Pierret’in Suriye’de bir şeylerin değişebileceği yorumuna yer veriyordu. Pierret’e göre, yakın bir tarihe kadar birçok kişi Suriyeli muhaliflerin Esad’a karşı zafer kazanamayacağından emindi. Ancak son haftalarda yaşanan gelişmeler, isyancıların bir zafer kazanması ihtimalinin hâlâ uzak olmakla birlikte mümkün olabileceğini ortaya koyuyordu: “Ancak Özgür Suriye Ordusu’nun bu yükselişi, ülkedeki siyasi karışıklığa son vermek için yeterli değil. Suriye muhalefetinin siyasi zaferi, sadece askeri zaferine bağlı değil. Elde edilen askeri zaferler, isyancıların Rus ve İranlıları ikna etmek için faydalanması gereken bir unsur.”

Eğer dünya basınında, Rusya’nın olası tavır değişikliğine dair artan beklentilere bakılırsa bu mümkün de olabilir. Zira Fransa’dan sol eğilimli Libération’a göre, Esad’ın daimi destekçisi Moskova, Şam rejiminin artık durumu kontrol edemez bir halde olduğunu anladı. “Esad’ın gidişi bir tabu olmaktan çıktı. Ancak Rusya’nın gözünde bu ancak Suriye halkı tarafından yürütülen sürecin bir sonucu şeklinde gerçekleşebilir.”

Almanya’nın en önemli köşe yazarları arasında bulunan, eski Şansölye Helmut Kohl’ün danışmanı Prof. Michael Stürmer de Rusya’nın pozisyon değiştirdiği fikrindeydi. Die Welt gazetesindeki yorumunda Stürmer, güçler dengesinin Esad’ın aleyhine değiştiğini iddia ediyordu: “Rus dış siyaseti, bugüne kadar gösterdiği desteğin ahlaki, siyasi ve stratejik maliyetini yavaş yavaş dikkate almak zorunda kalıyor ve yeni bir değerlendirmeye gidiyor. Rusya şu anda ABD’ye yönelik olan, ama yarın kendisine karşı da yönelebilecek bir üstünlük sağlamasında İran’a yardımcı olsun ki?”

Görsel: Guardian

Not: TRT Türk-Dünyadan Haberdar-14 Temmuz 2012

Das Kapital’in röntgeni

Roman Rosdolski, Marx’ın Kapitali’nin Oluşumu’nda bu dev eserin yaratım sürecinde yapılan değişikliklerin nedenlerini ve sonuçlarını araştırıyor.

“Kendim de mali sıkıntı içinde olmama rağmen, 1849’dan beri hiç bu bunalımdaki kadar keyifli olmamıştım” diye yazar Karl Marx, Friedrich Engels’e 1857’de. Bugünküne benzer, hatta daha derin bir ekonomik kriz tüm dünyayı kasıp kavurmaktadır o yıl. Fransa’da çok uluslu şirketlerin atalarından Credit Mobilier’ın spekülasyonlarıyla yatırımlar düşmeye, altın fiyatları artmaya başlar. İngiltere de İran ve Çin savaşlarının ardından Hint ayaklanmasıyla başlarda direnebildiği krize kapılır, Eylül’de Amerikan maliyesi iflas eder, bir ay sonra da İngiltere Merkez Bankası çöker, iflaslar peşi sıra gelir.

Engels’in yaşam öyküsünü yazan Mayer’in onları andığı isimle, “İki Kişilik Parti” heyecan içindedir. Tüm bu olayları devrimin habercisi olarak yorumlamaktadırlar ve Karl Marx bu bunalımı açıklamak için -devrimden önce bitirme gayretiyle- hummalı bir çalışma yürütmektedir. 1847’de Felsefe’nin Sefaleti kitabıyla Proudhon ile bağlarını koparmış, 1848 devrimleri gerçekleşip kısa sürede bozguna uğramıştır. Komünist Manifesto’yu yazan ve Almanya’dan sürgün edilen Marx, 1851’den 1857’ye kadar British Museum’a kapanır ve ekonomi çalışmalarına odaklanır. Bu dönemde New York Tribune gazetesine yaptığı haberler ve New American Cyclopedia’ya katkıları dışında çok az şey yazar. Bu uzun araştırma evresinin ardından, 1857’nin Temmuz ayından 1858’in Mart ayına kadar tuttuğu defterlerde radikal yenilikte, inanılmaz bir özgünlükte, kapsamlı ve derin bir ekonomi teorisini içeren 700 sayfalık çalışmasını yazar. Çalışmalarının yer aldığı defterler (Grundrisse-Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma), Marx’ın ileride yayımlamayı planladığı büyük eserin hazırlık evresidir. Bu çalışmalar, 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın, (KATKI) 1861-1863’de Kapital’in ilk taslağının, 1864-1866’da Kapital’in birinci ve üçüncü ciltlerinin ve 1867-1870 ve 1877-1878’de Kapital’in ikinci cildinin yazılmasından oluşan dizinin ilk halkasıdır.

Marx’ın politik ekonomi teorisinin ve yönteminin oluşması bakımından 1857 dönüm noktasıdır. Marx dev eseri için Ham Taslak olarak adlandırılan orijinal planını ortaya koyar. Bir sonraki yıl beklediği devrim patlamadan önce bitirmeyi planladığı büyük eserinin üzerinde, bundan sonra ölümüne kadar 25 yıl daha çalışacağını henüz bilmiyordur. İşte Otonom Yayıncılık tarafından yayımlanan Roman Rosdolski’nin, Marx’ın Kapitali’nin Oluşumu kitabı (Orijinal baskısı 1968) bu yıllar boyunca Marx’ın politik ekonomi teorisinin ve yönteminin izlerini sürerken, Das Kapital’in zorlu yolculuğunun geçirdiği değişimleri neden ve sonuçlarıyla analiz ediyor.

Marx’ın ekonomi çalışmasının olgunlaşma aşamalarını 1844’e kadar dayandıran Rosdolski temel olarak 1857’deki Ham Taslak’ın orijinal planıyla Kapital’in 1864’deki planı arasındaki farklılıklardan yola çıkıyor. Zira Marx 1857’de tüm ekonomi çalışmasını 6 temel kitaptan oluşturmayı planlar. Sermaye, Toprak Mülkiyeti, Ücretli Emek, Devlet, Dış Ticaret ve Dünya Piyasası ve Krizler. Bunlardan son üçü taslak olarak verilip kaba hatlarla sınırlanacaktı. Fakat 1864-65 planı bu kitaplardan söz etmiyor. Dahası, Toprak Mülkiyeti ve Ücretli Emek kitaplarını da yazmaktan vazgeçmiştir Marx. Fakat Rosdolski bunların temel konularının 1864-65’de şekillenen Kapital’in birinci ve üçüncü ciltlerinin el yazmalarına eklendiğini belirtiyor. Böylece “orijinalde altı kitap olarak tasarlanan çalışma, tek bir kitaba, Sermaye Üzerine Kitap’a (Das Kapital) indirgenmiştir” diyor Rosdolski.

Diğer değişikliklere gelince, 1857 planında “Sermaye Üzerine Kitap” şu bölümlerden oluşmaktaydı:  Genel Olarak Sermaye (Sermayenin üretim süreci, Sermayenin dolaşım süreci, Kâr ve Faiz), Rekabet, Kredi Sistemi ve Hisse Senedi Sermayesi. Ancak 1865-66 planı şu şekilde bölümlenir: Sermayenin Üretim Süreci, Sermayenin Dolaşım Süreci, Bir Bütün Olarak Sürecin Biçimleri ve Teori Tarihi.

Rosdolski doğal olarak bu ve benzeri değişikliklerin nedenlerini ve Marx’ın metodolojisiyle ilişkisini sorguluyor. Zira Marx’ın sisteminin anlaşılmasında bu sorunun önemi büyük. Rosdolski önce bu soruya geçmişte Marx’ın zayıflığına, teorisini ancak o tarihte olgunlaştırdığına vurgu yaparak verilen farklı yanıtları, çerçeve değişikliğinin daha önce kararlaştırıldığını göstererek yanlışlıyor ve Kapital’deki temel kavramları KATKI’ya, Alman İdeolojisi’ne, artı değer teorilerine ve en önemlisi Grundrisse’ye geri dönüşlerle inceliyor. Grundrisse’nin Rosdolski için önemi ise Kapital’de analitik biçimde sunulan kavramların -hepsi derinlemesine olmasa da- Grundrisse’de kusursuz bir diyalektik yöntemle ele alınmış olması. Bu yüzden Marx’ın kavramlarını ve kategorilerinin gelişimini, değişimini anlamak için Grundrisse hayli önemli.

Rosdolski detaylı analizinin ardından araştırmasının sonuçlarını şöyle açıklıyor: “Marx, araştırmasının en temel kısmını –endüstriyel sermayenin analizini- tamamlar tamamlamaz, çalışmanın, kendini açıklığa kavuşturmanın bir aracı olarak hizmet etmiş olan önceki yapısı gereksiz hale gelmiştir… Sermaye kategorisi kendi saf biçimiyle incelenebilsin diye, diğer her şey ilk anda göz ardı edilebilirdi ve edilmeliydi. Plan amacına hizmet etmişti ve zaten elde edilmiş sonuçlarda herhangi bir temel değişikliğe yol açmadan, analizin daha ileri aşamalarında terk edilebilirdi…” Rosdolski Marx’ın Ücretli Emek Üzerine Kitap’ın yazımından ise, ücret ve ücret biçimleri analizini Kapital’in birinci cildine kaydırdığı için vazgeçtiğini (bizzat kendisinin Engels’e yazdığı mektupla) vurguluyor.

1979’da birinci baskısı yayımlanan Grundrisse’nin Türkçe çevirisini yapan Sevan Nişanyan kitaba yazdığı geniş önsözde, Grundrisse’den hareketle Kapital’in oluşma sürecinde nelerin değiştiği konusunun epey tartışmaya yol açtığını belirtiyor. “Özellikle Rosdolski’nin anıtsal eserini burada anmadan edemeyeceğiz,” diyor Nişanyan; “ancak Rosdolski’nin her iki kitap hakkında sağlam yargılarına rağmen, Marx’ın düşüncesindeki gelişmeyi hakkıyla değerlendirebildiği söylenemez” eleştirisini de ekliyor. Nişanyan, plandaki değişmeleri Marx’ın 1858’in ilk yarısında kâr teorisi üzerinde çalışırken yöntemi ile birlikte, bu yöntemin gerektirdiği yeni planı da bulduğu şeklinde yorumluyor. “Çalışma artık, bütün her şeyi teker teker inceleyecek bir ekonomi sistemi oluşturmayı değil, bunların temelindeki asıl yapıyı keşfetmeyi amaçlamaktadır. Marx, sermaye olgusunu bir bütünü oluşturan etmenlerin biri ya da en belirleyici olanı değil, burjuva toplumundaki üretim ilişkilerinin, yani sınıf ilişkilerinin temeli olarak sunmaktadır artık.”

Rosdolski’nin kitabı sermaye, emek, meta, değişim-kullanım değeri, kriz, üretim, yeniden üretim gibi Marx’ın temel kavramlarını, Marx’ın hangi eserinde hangi bağlamda kullandığını analiz ediliyor. Üstelik her bir kavram ve kategorinin Marx ve Engels’in yazışmalarında nasıl tartışıldığını gösteriyor. Marx’ın para teorisini ilk formülasyonundan itibaren ele alıyor Rosdolski, Rosa Luxemburg’un eleştirilerine, sözde sefilleşme teorisinin içyüzüne ve artı değer analizinin hassas noktalarına neşter vuruyor.

Kitap Marx’ın analizini anlamak için iyi bir referans kitap niteliğinde. İşte bir örnek: “Sermaye kendi kendini arttıran bir değer, dolayısıyla bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Bu amaçla sadece bir değerler ya da emek ürünleri toplamından değil, değişim değerinden yola çıkmak gerekir. Bu nedenle Marx’ın analizi burada başlar.” Ya da, “Bir önceki bölüm (Üretim Sürecinde Değerin Yaratılması ve Değerin Korunması), bizi Marx’ın sisteminin merkezi kategorisine, ‘daha evvelki tüm ekonomiyi kökten değiştirecek ve tüm kapitalist üretimin anlaşılmasında bir anahtar sağlayacak olan’ artı değer teorisine götürmüştür.”

Marx’ın yeniden gündeme geldiği içinde bulunduğumuz krizde Rosdolski’yi okumak yeni bir pencere açacaktır.

>Kitaptan:

Bu kitabın asıl amacı, metodolojik bir niteliğe sahiptir. Bu kitapta, daha önceki araştırmaların fazlasıyla Marx’ın ekonomi çalışmasının maddi içeriğini ele aldığını ve onun özgün inceleme yöntemine çok az ilgi gösterdiğini kabul eden bir konumdan hareket ettik. Bu nedenle metodoloji konusunda Ham Taslak’tan öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu göstermeye çalıştık. Ama bu doğruysa, o zaman bu çalışmanın incelenmesinden elde edilebilecek metodolojik öngörüler, aynı zamanda Marksist ekonomi içindeki bazı eski anlaşmazlıklara, özellikle de Kapital’in II. Cilt’inde ele alınan ve üzerinde çok tartışılan yeniden üretim şemaları meselesine ve gerçekleşme sorununa yeni bir ışık tutmalıdır.

Kitap Postası Sayı:1; 7 Temmuz 2012

Yazar olmak isteyen parmak kaldırsın

Gençlik romanı kategorisine başarılı bir örnek daha Türkçe’ye kazandırıldı. İtalyan yazar Paola Zannoner, Mia gibi yazar olmaya erken karar verenler için bol tüyolu, eğlenceli bir roman yazmış.

“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna verdiği bin bir yanıtla büyümemiş çocuk yoktur herhalde. Ben mesela, çok açgözlüydüm. Teknik ressam olan eniştem T cetvelini hediye edince mimar olmaya, kitaplığına hayran olduğum teyzemin kızı Basın Yayın Fakültesi’ni kazanınca gazeteci olmaya, liseye başladığımda etkilendiğim felsefe hocasına özenip felsefeci olmaya karar verdiğimi hatırlıyorum. İnsan pek çok durakta makas değiştirdikten sonra bir meslekte karar kılar ya da bir meslek onda. Türkiye’de bugünlerde gazeteci ve yazarların başına gelenleri gören genç yaştaki insanlar için bu duraklar arasında yazarlık var mıdır bilinmez. Fakat eğer varsa, Altın Kitaplar’dan çıkan Paola Zannoner’in Mia’nın Günlüğü-Yazar Olmak İstiyorum adlı kitabı onun için iyi bir yol haritası olurdu.

Zannoner’in kahramanının adı Maria Veronica Maltagliati. Ama 13 yaşındaki kahramanımız hiç de sevmediği bu ad yerine daha çocukken kendine başka bir isim koyuyor: Mia. Mia’nın hayali yazar olmak. Tesadüflerin hayatta ne kadar büyük rol oynadığı malum. Tabii romanlarda da. Mia da bu istekle yanıp tutuşurken ünlü bir yazarlık okulunun açtığı bir yarışmanın duyurusuyla karşılaşıyor. Kendi yaşlarında 20 kadar öğrencinin kayıt yaptırabileceği kursun seçmelerine katılmaya karar veriyor hemen. Ama doğal olarak karşısında bir sorun var. Ne yazacak ve daha önemlisi hikâyesini nasıl anlatacak? Özgün bir metin oluşturmak için nasıl bir yöntem izleyecek ve bütün şehirden yarışmaya katılacak olan zorlu rakiplerinin arasından nasıl sıyrılacak? Mia bunun için çocukken yazdığı günlüklerini okumaya başlar. Bir yandan aradığı ipuçlarını eski günlüğünde bulmaya çalışan Mia bir yandan da geçmiş ve şimdiki hayatı arasında duygu dolu bir yolculuğa çıkar.

Mia, günlüğünde anlattığı olaylarda biraz yaşadıklarından biraz hayal gücünden faydalanmış. Yazar olma hevesiyle çocukluğunda yazdıklarını, hikâye anlatmanın unsurlarını gözeterek inceliyor. Önce günlüğünden bir bölümü okuyor, sonra da bir yazar gözüyle kullandığı anlatım tekniğini inceliyor. İlk hikâyede önce Mia’yı, yani kahramanı tanımaya başlıyoruz. Annesi, babası, sürekli didiştiği kardeşi Berni, arkadaşı Genni ve köpeği Robbi belli başlı huylarıyla birer birer karşımıza çıkıyor. Daha sonra ise hikâyenin anahtar kişisi Rosa Hala, yani falcı Ra ile tanışıyoruz. Ra’nın oturduğu apartmanda yaşanan bir paspas hırsızlığı ise Mia’nın çocukken peşine düştüğü gizem. Mia yarışmaya sunacağı hikâyesini ararken çocukluğunda yazdığı satırlardan karakterlerini nasıl oluşturduğunu, ayrıntılara nasıl girdiğini, peşine düşecek bir sır yaratarak merak unsurunu nasıl harekete geçirdiğini incelikle dikkate alıyor.

Bir yandan da tesadüfen çok yakışıklı, gizemli bir gençle karşılaşıyor ve onun kim olduğunun peşine düşüyor. Bu genç de, yazar olmak isteyen ve hikâyesini oluştururken Mia’ya çok yardımı dokunacak olan 15 yaşındaki Sean.

Mia sonrasında günlüğündeki ikinci macerasını okumaya başlıyor. Burada dans tutkunu dayısı Loris, Latin Amerika’dan Enrique adlı tangocu bir arkadaşıyla geliyor ve Mia ona karşı platonik aşka tutuluyor. Bu macerada metin oluşturmaya dair Mia’nın bilgileri iyice genişliyor. Okuduğu bölümlerde Mia, bir hikâyeye nasıl giriş yapılacağına, zamanı nasıl kullandığına, karakterlerin özelliklerini tadında yansıtmanın inceliklerine, zıtlıkları sergilemenin önemine ve yazıyı biraz süslemenin gerekliliğine dikkat ediyor. Bununla da kalmıyor. Liste oluşturmanın faydaları, abartıdan kaçınmanın önemi, okuyucunun dikkatini canlı tutmanın usullerini bir bir keşfediyor adeta. Ardından anlatım türleri hakkında bilgilerle yüzleşiyor Mia. Roman türleri, fantastik ve gerçekçi  romanın farkları, polisiye türünde kullanılan teknikleri küçükken başından geçen ve günlüğüne aktardığı üçüncü hikâyede gözlemliyor.

Derken Mia, Sean’le yakınlaşıyor ve ondan okumak için kitap tavsiyeleri alıyor. Ben anlatıcının özellikleri, tarihi romanda kurgu ve dilin önemi, paralel anlatım tekniği sırasıyla tazelenen bilgiler arasına giriyor. Sean yazma konusunda Mia’dan daha fazla şey biliyor ve onu yönlendiriyor. Başvuru için vakit iyice daralırken, Sean’le ilişkileri de bir yandan ilerliyor. Ve Sean Mia’ya yarışmaya sunmak üzere yazması için bir tema öneriyor: Bir korsan hikâyesi. Fikirden adeta büyülenen Mia yarışmaya sunacağı hikâyesini yazmaya başlıyor: Artık Mia, hikâye oluşturmaya ilişkin tüm bilgilerini kullanarak  yeni bir metin yaratacak. Hem yazıyor Mia, hem de anlatım tekniklerinde ustalaşmaya başlıyor. Zira eski hikâyeleri sayesinde artık nasıl yapılacağını öğrendi.

Hikâyeye her zamanki “yazar Mia stratejisi” ile başlıyor Mia. Yani konuya maceranın tam ortasından giriyor. Sonra geçmişe dönüp olayın oraya nasıl geldiğini anlatıyor. Gelecek bölümlerin nasıl ilerleyeceğini bir şemayla kararlaştırıyor. Hikâyenin keyifli ve merak uyandıran ilerleyişine bakılırsa Mia başaracak gibi görünüyor. Ama henüz buna karar vermek için erken. Bu tonu sonuna kadar sürdürmesi gerek çünkü Mia’nın. Bütün romanlar gibi Mia’nın romanı da sona yaklaşırken hız kazanıyor. Ama bu hıza kapılıp herhangi bir hata da yapmamak gerekiyor. O yüzden Mia önceden yazdığı bölümleri yeniden okuyor ve karşılaştığı hataları düzeltiyor. Özellikle yüklemlere ve yazım hatalarına çok dikkat ediyor, çünkü “kimi zaman yüzeysel bir hata, kalan her şeyi etkiler.”

Sonunda beklenmedik bir final yaratan Mia, mutlu sonla bitiriyor romanını. Yarışmaya başvuru için sadece bir gün kala bitirdiği romanını son gün bir kez daha dikkatle okuyup düzeltiyor ve metnini bastırıyor. Aynı şekilde Sean de, içeriği hakkında Mia’ya hiç sır vermediği kendi romanını bitiriyor. Mia ve Sean’in yazarlık okuluna seçilip seçilmediklerini ise romanı okuyanların keşfedeceği bir sır olarak bırakalım.

Gençlik romanlarında en önemli unsurun başında gelen dil kullanımında başarılı olduğunu söyleyelim kitabın yazarı Zannoner’in. Bunda yazar olmadan önce kütüphanecilik, redaktörlük, danışmanlık ve edebiyat eleştirmenliği yapmasının payı olsa gerek. Yazarlığın yanı sıra öğretmenler ve kütüphaneciler için eğitim kursları, öykü-roman yazımı üzerine seminerler ve edebiyat üzerine konferanslar veren Zannoner’in eserleri pek çok ödül almış ve çeşitli dillere çevrilmiş. Mesleğin sırlarını paylaştığı bu hoş romanı ise Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı.

Mia’nın Günlüğü yazar olmayı tasarlayan gençlere anlatım tekniklerine giriş yapabilecekleri hoş hikâyelerle bezeli bir roman. Özellikle yaz tatili yaklaşırken okumayı seven gençlerin dikkat etmesi gereken bir kitap. Hele de Mia gibi yazar olmaya erken yaşta karar vermiş ve nasıl öykü ve roman yazılacağını öğrenmek isteyen gençler için.

>Kitaptan:

Yazmanın böylesine eğlenceli olduğunu düşünmüyordum. Okuldayken bana karışık ve zor görünüyor. Hep yanlış bir cümle yazmaktan korkuyorum ve normal kelimeler kullanarak yazma konusunda kendimi özgür hissetmiyorum… Kimi zaman canım 1700’lü yıllardaki bir aydın gibi yazmak istiyor: “Gözlerimin önünde beliriyordu, görkemle yürüdüğünü gördüğüm kişi…” Çünkü iyi yazmak için klasik edebiyatı örnek almak gerektiğini düşünüyorum. Ama edebiyatla, günlük konuşma dili arasında bir orta yol da var. Bu orta yol –basit bir şekilde güncel bir hikâyenin anlatımı- çok daha özgür, çünkü kendi tarzımı ortaya koyabilirim, bana özel olan, süslemeye gerek duymadığım.”

Kitap Postası Sayı:1; 7 Temmuz 2012

Euro 2012’den akılda kalanlar

Euro 2008… 2010 Dünya Kupası… Ve şimdi de Euro 2012. İspanya, İtalya’yı 4-0’lık farklı skorla yenerek, üst üste üçüncü büyük kupayı müzesine götürdü ve tarihe geçti. Ukrayna’nın hapisteki eski devrimci lideri Timoşenko nedeniyle bazı Avrupalı liderlerin protestolarıyla başlayan Avrupa Futbol Şampiyonası’nda gündem bir ay boyunca sürekli değişti. Fanatik holiganların futbol teröründen ırkçı sloganlara, ev sahibi Ukrayna’da muhalefetin şampiyonada hükümetin yolsuzluk yaptığı iddialarına kadar futbol her zaman olduğu gibi yine saha içinde kalmadı.

Uzun zamandır borç kriziyle boğuşan İspanya için kupa büyük moral kaynağı oldu. Ülkenin sol liberal çizgideki gazetesi El Pais başyazısında futbolun sağladığı rahatlamaya değiniyordu: “Futbol başarıları, geçici de olsa, durgunluk ve işsizlik yüzünden İspanyol toplumunun çektiklerine bir rahatlama getirdi. İyi bir siyasi yönetimin ve ekonomik refahın yerine futbol geçmez ama zor zamanlarda özsaygıya katkıda bulunabilir.”

Yine İspanya’dan muhafazakâr ABC’nin eğlenceli kalemlerinden Jose Maria Carrascal AB tarafından son anda kurtarılan iki ülkenin final oynamasını bu şampiyonanın paradoksu olarak niteliyordu: “Eğer finale Portekiz ve Yunanistan kalsaydı ne olacağını hayal edemezdim. Uslu ve tasarruf eden Orta Avrupalılar herhalde şöyle derdi: ‘Tabii, bu Akdenizliler çalışmaktan çok oynamaya ve eğlenmeye kendilerini veriyorlar.’”

Ukrayna’yla beraber Şampiyona’ya ev sahipliği yapan Polonya basınından Wyborcza gazetesi Polonyalıların yüzde 90’ının Şampiyona’nın harika geçtiğini düşündüğünü gösteren bir anketi duyuruyordu. Rzeczpospolita gazetesi ise ankete ateş püskürüyordu: “Acaba bu futbol şöleninin sadece Varşova Belediyesi’ne kaça mal olduğunu biliyorlar mı? Harcanan devasa rakamlardan ötürü gelecekte belki bazı okul projelerinin iptal edileceğini ve bu unutulmaz olay nedeniyle şimdiden toplu ulaşım ücretlerinin zamlandığını peki?”

Finalde kaybeden İtalya’dan sağ çizgideki Il Giornale ise eski Başbakan Berlusconi’nin ailesine ait bir gazete olduğunu hatırlatacak bir yorumla çıkıyordu: “Başbakan’ın yüzünde en ufak bir gülümseme bile yoktu ve takımımıza şanssızlık getirdi. Milli marşı söylemedi, sadece ara sıra ağzını oynattı. Euro 2012’nin altın madalyası İspanya’ya, gümüş madalyası İtalya’ya, bronz madalyası ise asık suratlarından dolayı İtalyan hükümetine…”

Almanya’nın en yüksek tirajlı dergisi Der Spiegel’in spor editörlerinden Arno Frank ise hiç bitmeyen bir futbol şöleninin hayalini kuruyordu: “Ne yazık ki yine sona erdi. Hiç bitmese, hep devam etse ne güzel olur. Belki flama, bira ve cips satışları sayesinde Avrupa krizden kurtulur. Merkel de Monti, Hollande ve Rajoy ile aralarda birer bira yudumlarken müzakerelerini sürdürür. Bir gün de baktın ki bir tek Brezilya’daki 2014 Dünya Kupası’nda ara veriliyormuş ve sonunda 2016’da Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’na dönüşüyormuş…. Ve hep İspanya şampiyon oluyormuş… Aman yok be. İyi ki son buldu!”

Görsel: cbc.ca

Not: TRT Türk-Dünyadan Haberdar-07 Temmuz 2012

%d blogcu bunu beğendi: