TÜRKİYE ORTA GELİR TUZAĞINI NASIL AŞAR?


Türkiye ekonomide bir üst lige çıkmak için karşı karşıya olduğu orta gelir tuzağını aşmak zorunda.

Geçenlerde açıklanan İŞ-KUR’un cumhuriyet tarihinin en kapsamlı işgücü araştırmasına göre Türkiye’de işverenler 215 bin işçi arıyor. Resmi verilere göre iki buçuk milyon işsizin olduğu  bir ülkede bu veri ilk başta biraz tuhaf görünüyor. Kalifiye eleman ihtiyacının ve işsizliğin eş zamanlı hüküm sürdüğü  bu dönem nasıl bir yapısal soruna işaret ediyor olabilir?

Bu soruya Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu’nun (TÜRKONFED) geçen yılın sonunda yayınladığı rapordaki şu satırlar cevap mahiyetinde: “Türkiye önümüzdeki 10-15 yıl içinde, gelir seviyesini artırıp yüksek gelirli ülkeler arasında yer almak istiyor. Ancak bunun için, tarihsel ortalamaların bir hayli üzerine çıkan bir büyüme hızını tüm bu dönem boyunca korumak zorunda. Oysa, büyüme hızı, tasarruf yetersizliği, teknoloji yetersizliği, kalifiye işgücü yetersizliği, kurumsal yönetim yetersizliği gibi nedenlerle, tarihsel ortalamaların üzerinde tutunmakta zorlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin Orta Gelir Tuzağı’na düşebileceğine işaret ediyor.”

Türkiye'nin Ürün Uzayı
Türkiye’nin Ürün Uzayı

OGT_Metin

Şu sıralar ekonomi dünyasının başlıca tartışma konuları arasında yer alan orta gelir tuzağı, kişi başına düşen gayri safi hasıla bakımından orta gelir seviyesine gelmiş ülke veya bölgelerin belirli bir gelir bandında sıkışıp kalmasını, bir üst gruba geçememesini ifade ediyor (kişi başına milli gelirin 17 bin doları aşamaması). Gelir tuzağına düşen ülkeler çok uzun süre bu seviyede kalıyor ve bir üst kademeye geçemiyor. Rapora göre, cumhuriyet dönemi boyunca yıllık yüzde 4,5 reel büyüme sergileyen Türkiye ekonomisi “düşük-orta gelir” düzeyine 1955’te ulaştı. Ancak 50 yıl sonra, 2005’te “yüksek-orta gelir” düzeyini yakalayabilen Türkiye, Bulgaristan ve Kosta Rika’yla beraber orta gelir bandı içinde göreceli olarak en uzun süre kalan üç ülkeden biri.

Orta Gelir Tuzağı konusunda çalışan, Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırmalar Forumu’ndan (EAF) ekonomist Sumru Öz, 1960 ve 2000 yılları arasında Türkiye’nin kişi başına milli gelirinin, ABD’nin yüzde 21’i civarlarında dalgalandığını ve ekonomik istikrarın sağlandığı bir reform dönemi olan 2003 ve 2007 yılları arasında Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkma ihtimalinin belirdiğine işaret ediyor. “IMF Dünya Ekonomik Görünümü verilerine göre 2000-2010 döneminde yüzde 21’den yüzde 25,2’ye çıkan bu oran 2011 yılında 26’ya ulaştı, ancak 2012’de bu düzeyde kaldı.”

Erinç Yeldan, Kamil Taşçı, Ebru Voyvoda ve Mehmet Özsan’ın hazırladığı “Hangi Türkiye” başlıklı raporun tespiti, “Türkiye’nin orta gelir tuzağı riski olan bir ülke konumunda” olduğu yönünde ve gelişmiş bölgeler için umut verici, geri kalmış bölgeler içinse iyimser olmayan önemli bulgular içeriyor. Türkiye ekonomisindeki bölgeler arasındaki gelişmişlik uçurumunu net bir şekilde ortaya koyan rapor, Türkiye’yi gayri safi bölgesel hasılaya göre beş gelişmiş, 16 gelişmekte olan ve beş az gelişmiş olmak üzere üç bölgeye ayırıyor: “Zonguldak-Hatay arasında bir eksen çizildiğinde 772,3 milyar dolarlık ulusal hasılanın yüzde 78’ine karşılık gelen 601 milyar dolarlık kısmı 30 ili kapsayan batıdaki 12 bölge tarafından karşılanırken, geriye kalan 171,3 milyar dolarlık kısmı da 51 ili kapsayan 14 doğu bölgesi tarafından karşılanıyor.” Buna göre, ortaya üç farklı Türkiye çıkıyor. Gelişmiş ve sanayileşmiş bölge için Orta Gelir Tuzağı riski yok, ikinci gruptakiler için böyle bir risk mevcut, üçüncü grup içinse sadece orta gelir tuzağı değil, aynı zamanda bir yoksulluk riski var.

“Kişi başına milli geliri ABD’nin yüzde 45’i ve üzerinde olan ülkelerin orta gelir tuzağından çıkmış sayıldığını göz önüne alırsak, Türkiye’nin gidecek daha çok yolu var. Üstelik Türkiye’de büyüme oranı, diğer yükselen piyasa ekonomilerine göre çok daha fazla dalgalanıyor” diyen Öz, “Türkiye ekonomisinin orta gelir tuzağı riskiyle karşı karşıya olduğunu değil, zaten on yıllardır orta gelir tuzağında olduğunu” savunuyor.

Türkiye ekonomisinin flört ettiği orta gelir tuzağının temel karakteristikleri ise çeşitli. Orta gelir tuzağının arkasındaki nedenlerden ilki, Türkiye ekonomisinin istikrarsız büyümesine de yol açan dış finansmana aşırı bağımlılık. “Toplam sermaye girişinin GSYH’ye oranı ve GSYH değişimi oranları arasındaki paralellik, sermaye girişleriyle ekonomik büyümenin birlikte hareket ettiğine işaret ediyor” diyor Öz: “Öyleyse Türkiye’nin sürdürülebilir bir büyüme sağlayarak orta gelir tuzağından çıkabilmesi için büyümenin finansmanında yurtiçi kaynakların payını artırması gerekiyor. Bu da bizi Türkiye ekonomisinin özellikle son dönemde etkili olan bir başka karakteristik özelliği olan aşırı düşük tasarruf oranı sorununa götürüyor.”

Problemin püf noktasıysa Türk sanayisinin ürün uzayında! Orta gelirde sıkışma tehdidini azdıran en önemli unsurlardan biri, ihraç ettiğimiz ürünlerin teknoloji düzeyi. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin ihracatı içinde ileri teknoloji ürünlerinin payı sadece yüzde iki. Kore’deyse bu oran yüzde 30.

Belki de orta gelir tuzağını en net gösteren tablo Türkiye’nin gelişmiş bölgelerinde dahi üretim ihracat teknolojisinin durağan nitelikte olması. İstanbul bölgesi her ne kadar ülke vergi gelirlerinin yüzde 40’ını karşılasa da Türkiye dış ticaret açığının ana kaynağı: “Son 10 yılda İstanbul’un dış ticaret yapısının maliyeti ülkeye 316,5 milyar dolar oldu. Zira son 10 yılda İstanbul’un orta-düşük teknoloji ihraç eden ve orta-ileri teknoloji ithal eden yapısı değişmiyor. Bunun maliyetiyse 2011 yılı için 62,5 milyar dolarlık dış ticaret açığı.

İhracatta ürün deseni dönemler itibariyle değişse de düşük katma değerli ürün geleneği henüz değişmedi. 1970’lerde büyük kısmı tarımsal ürünlerden oluşan Türkiye’nin ihracat deseni 1980’lerde tekstil ve hazır giyime kaydı. 1990’ların ortalarına dek Türkiye’nin dünya ekonomileriyle eklemlenmesinde temel rol bu sektörlerdeydi. İhracat yapısı, 1980’lerde yoğunlaştığı emek-yoğun geleneksel sektörlerden, “düşük orta” ve “üst orta” teknolojili sektörlere terfi etmeyi 1990’larda başarabildi. 2000’lerdeyse ihracat payları ciddi bir yükseliş sergileyen ürün grupları arasında makine, otomotiv ve elektronik geldi.

TÜRKONFED’in raporu Türkiye’nin gelişmiş ülkelere düşük teknolojili ürün ihracatında uzmanlaşmaya devam ettiğini vurguluyor. Orta-yüksek teknolojili ürün grubu açısından Türkiye’nin ciddi pazar payına sahip olduğu ürün grubu çok kısıtlı. Dünya dış ticaretinde daha çok gelişmiş ekonomilerin söz sahibi olduğu yüksek teknolojili sektörlerden tıbbi aletler, hassas optik aletler ve saatler sektöründeyse, Türkiye ekonomisi için dış ticaret payı çok düşük.

İş dünyası da içinde bulunulan kritik duruma bir çözüm arıyor. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şerafettin Aşut tabloyu, “sanayisizleşme tuzağına gidiyoruz” diyerek tarif ediyor: “Türkiye şu an Çin ve İtalya arasında düşük ve orta teknolojili sanayi üretimi yapıyor. Ancak bu üretim şekli geçerliliğini yitiriyor; para kazandırmıyor, aşırı enerji gerektiriyor, rekabeti sağlayamıyor, çevreye zarar veriyor ve çalışanına da tatmin edici bir ücret sağlayamıyor.” Aşut’a göre sanayisizleşme tehlikesinin en temel göstergesi, Türk bankacılık sektörünün kullandırdığı ticari krediler içinde imalat sanayine verilen kredilerin payının son 10 yılda yüzde 50’den yüzde 20’lere düşmesi: “Eğer Türkiye yüksek teknolojili bir üretim modeliyle büyüyen ve zenginleşen bir ülke olsaydı, bu sanayisizleşme sürecinin bir devlet politikası olduğunu düşünebilirdik. Ancak, yüksek teknolojinin ihracattaki payı yüzde beş olan bir ülkede sanayinin gerileme nedeninin bu olmadığı ve bir sıkıntı olduğu ortada.”

Orta gelir tuzağından çıkışı zorlaştıran bir diğer faktörse, işgücünün tarımdan diğer sektörlere kayması sonrası yeni büyüme alanları ve kaynaklarının bulunamaması. Türkiye odaklı ekonomik veritabanı platformu Data Monitor Analysis’in kurucu ortağı Murat Üçer, “İnsanlar tarımdan diğer sektörlere kaydıkça üretkenlik artıyor, ama istihdam ağırlıklı olarak tarım dışında yoğunlaşınca, bu sektörleri daha verimli hale getirmekten başka çare kalmıyor” diyor; “yani alt dallardaki meyveler toplanmış oluyor, daha yükseğe erişmek gerekiyor.”

Peki, daha yükseğe erişmek nasıl mümkün olabilir? Ekonominin yeni mimarisinin temel ögelerinde neler yer almalı? TÜRKONFED raporunu hazırlayan uzmanlar çıkış yolunu bilgi (Ar-Ge) ve sosyal altyapı harcamalarının artırılmasında görüyor: “Eğitim yatırımları işgücünün verimliliğini doğrudan yükseltiyor ve sürdürülebilir bir büyüme için önemli dışsallıklar sağlıyor. Kamu ve özel sektör tarafından yürütülen AR-GE faaliyetleri, bilgi donanımını yükselterek sermaye birikimine yol açıyor. Böylece iktisadi büyüme birbirini besleyen iki önemli kaynaktan besleniyor: Eğitim ve AR-GE sermayesi birikimi.” Rapor işgücü verimliliğinin artırılması için, nitelikli işgücü stoku sağlayacak olan eğitim yatırımlarının şart olduğunun altını çiziyor: “Artık büyümenin kaynakları sermayenin yeni yatırımlarından değil, üretkenlik kazanımlarından gelmek zorunda. Üretkenliğin artırılması ise beşeri sermayeye eğitim ve Ar-Ge yatırımlarıyla ve kurumsal reformlarla olası.”

1960-2010 döneminde orta gelir tuzağından kurtulabilen 18 ülke var. Sumru Öz bunlar içinde Türkiye’yle benzer özelliklere sahip olan Güney Kore’nin deneyimlerine göz atmanın faydalı olabileceğini düşünüyor. “1980’lerde bilgi temelli ekonomiye geçiş için gerekli stratejileri uygulamaya başlayarak orta gelir tuzağını aşan Güney Kore, taklit ürünlerle daha ileri gidemeyeceğini anlayarak üç alanda yeni bir Bilgi ve İletişim Teknolojileri politikasını bütünsel bir yaklaşımla uygulamaya başladı: Bilgi altyapısını oluşturmak, adil rekabeti sağlamak ve Bilgi ve İletişim Teknolojileri alanında endüstriyel faaliyetleri geliştirmek için beşeri sermayeyi artırmak,  girişim sermayesine erişilebilirliği sağlamak ve Ar-Ge’yi teşvik etmek.” Öz, bu  politikalar sayesinde 2007 itibarıyla Güney Kore’nin yüzde 90 ile yükseköğretimde okullaşma oranında dünya çapında birinci, patent başvuru sayısındaysa dördüncü sıraya yükseldiğine dikkat çekiyor: “OECD verilerine göre 1985 yılında 16 olan Güney Kore kaynaklı patent başvuruları 1997’de 400’ü, 2010 yılında ise 8500’ü aştı. Ayrıca küresel markalar yaratmayı başardı. Güney Kore deneyimi, orta gelir tuzağından çıkmanın bilgi temelli ekonomiye geçiş için gerekli stratejilere ağırlık verilmesiyle mümkün olabileceğini gösteriyor.”

“Girişimci ruhlar yetiştirmeden zenginleşemeyiz” diyen Aşut ise bunun için eğitimde siyaset ve çağlar üstü, bilgi ve bilimin merkezde olduğu gerçek bir reform gerektiğini savunuyor. “Bu reformun merkezinde Fizik, Kimya ve Matematik olmalı. Temel bilimlerden uzaklaşmak, yüksek teknolojiye sadece ithal ederek ulaşmak anlamına gelir. Yüksek teknolojiyi biz icat etmeden gerçek anlamda zenginleşemeyiz ve gelişemeyiz.”

2010’da Prof. Kerem Alkin’le beraber “Türkiye İçin Yeni Bir Büyüme Modeli” adlı kitaba imza atan stratejist Can Fuat Gürlesel ise konuya şirketler cephesinden yaklaşıyor. “Türkiye’yi temelde orta gelir tuzağından çıkacak olan özel sektörün yatırım ve üretim tercihleri olacak” diyen Gürlesel, şirketlerin doğal olarak daha kârlı gördükleri alanlara yatırım yapmayı tercih ettiklerini söylüyor: “Bu nedenle orta gelir tuzağını aşma yönünde gerekli üretimin yapılması için özel sektör şirketleri mutlaka ayrıcalıklı olarak özendirilmeli. Uzun vergi tatilleri dünyada bu konuda çokça uygulanan bir yöntem.”

Türkiye’nin bir reform dalgasıyla bu taşın altına elini koymaya ihtiyacı var. Başaranların hikâyeleri yeni bir gelecek inşa etmenin imkânsız olmadığını ortaya koyuyor. “1995’te Türkiye’den yapılan patent başvurusu altıydı. Sadece beş yıl sonra, 2010’da bu rakamın 487’ye ulaşması azımsanmayacak bir başarı,” diyor Öz; “inovasyon konusunda geç kalmakla beraber Türkiye yol alıyor. Güney Kore sıfırdan başlayarak bir inovasyon ekonomisine dönüştüyse, bilgi temelli ekonomiye geçiş için gerekli stratejileri uyguladığı sürece Türkiye’nin de benzer bir dönüşümü sağlaması mümkün. Ancak Güney Kore’nin 10-15 yıl arkasında kaldığı da doğru. 1990’lı yıllara boşuna kayıp yıllar denmiyor.”

Türkiye’de kişi başına gayri safi bölgesel hasılasını en fazla artıran bölgelerin teknoloji seviyeleri en ileride olan bölgeler olması da bu fikri doğruluyor. Bu bölgelerin 2011 verilerine göre aynı zamanda orta gelir tuzağı riskinde olmayan bölgeler olması dikkat çekici. Tuzaktan çıkışta hangi teknoloji ve ürün deseninin kullanılacağı önemli. Orta veya düşük gelir tuzağı sadece bir teknoloji ve kaynak kullanımı meselesi değil, iktisat politikası, ticaret ve ürün deseniyle kurumsal nitelikleri de içeriyor.

Sözün özü; ürün uzayımızdaki yuvarlakları azaltıp, kareleri çoğaltmak şart…

 

Bu yazı Optimist Dergisi’nin Şubat 2013 tarihli sayısında yayınlanmıştır. (Yusuf Ozan Üstebay’ın katkılarıyla…)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s